Kaz Dağları: Havran'da bir okçuluk yarışması (Adnan Mehel)
Kaz Dağları: Havran'da bir okçuluk yarışması
Adnan Mehel - 01 Ağustos 2010 Pazar
Yaklaşık iki ay önce Havran'a davet geldiğinde ilk aklıma gelenleri ve devamında
gelişen olayları burada yazmanın bir manası yok. Uzun zamandır orada yarışma düzenlemek
için hazırlanıldığını biliyorduk. Gitsek mi gitmesek mi tereddüdü ve tartışmalarını
her zaman yaptığımız gibi istişare, yani ortak akıl ile çözdük ve davete icabet
etmemiz gerektiğine karar verdik. Havran kaymakamlığı davetiyelerimizi göndermiş
ve otelde ismimize yerlerimiz ayarlanmıştı.
Tahmin ettiğimiz gibi yurt dışından fazla bir katılım sağlanamamıştı.. Üzüldük.
Keşke daha fazla katılım olsaydı. Bir problem çıkacak endişesi ile biraz gönülsüz
çıktığımız yolculuğumuz 16.00 sularında İstanbul'dan başladı. İlk aksilik feribot
iskelesinde bir buçuk saat bekleme zorunluluğuydu. Oturduk çay içelim dedik, boş
masa yok. Olgunca bir hanımefendiden izin alarak masasına iliştik. Boğaziçi'nde
emekli tarih profesörüymüş. Masa sahibimiz ile uzunca bir Orta Asya ve tarih seyahatimiz
karşılıklı kartvizit teatisi ile neticelendi.
Uzunca zamandır denizde fındık kabuğu rolü yapan feribot görmemiştim. Biraz tırsmadık
desem yalan olur. Eski hocalığımızı hatırlayıp aklımda kalan ezberleri de tekrarlama
imkânı buldum bu sayede. Kazasız belasız topçular iskelesine ulaştığımızda aksilikler
birbiri ardına devam etti. Yol yapımı nedeniyle daralan trafik, ağır trafik nedeniyle
arabanın su koyuvermesi, düze çıkınca bastıran sağanak yağmur vs.
-“ Ya Metin bu araba rampada çuvalladı 'kullanma kılavuzuna bakın' yazıyo ne yapacaz?
”
–“Önemli değil biraz dinlenip devam edin.” Var bunda bir hayır. Bu kadar aksilik
pek hayra alamet değil gibi ama..
-“Hocam Eskişehir'de hızlı trenden indim ne yapayım?”
-“İbrahim oradan otobüslerle Bursa veya Balıkesir'e geç”
İbrahim en son öğrencilerimizden. Hem kabiliyetli hem çelebi. Çelebi okçular kervanına
bir arkadaşımız daha katıldı. Bekleyelim bari İbrahim'i dedik. 21.15 de Bursa'da
olacakmış ve direksiyonu Bursa'ya kırdık. Metina çoktan bandırmaya ulaşmış protokol
yemeğine yetişelim diye bizi sıkıştırıyor ama İbrahim nasıl gelecek. Zaten sabahtan
beri Ankara'dan Bursa'ya gelene kadar göbeği çatladı garibin. Hadi bir tanesini
anlatayım dolmuşa para ödemeyi unutmuş bir saat dolmuşu aramış Ankara'da iyi mi?
Tövbe yarabbi yeni gelenlerinde tahtası eksik eskiler gibi. Tepehan biraderimizle
buluşma ve orijinal mekânında İskender keyfi olmalı dedik.
-“Ali hoca sen Orijinal yerinde İskender yedin mi?”
-“Yooo”
-“İyi ben de uzun zamandır yemedim .”Unutmuşuz adresi. Heykelin yanı dediler. Biz
de bulduğumuz ilk heykelde durduk. Başka heykelmiş Tepehan bizi buldu da Bursa'da
kaybolmaktan kurtulduk. Yoksa yarışmaya giderken boğazı yüzünden yol kaybeden kemankeş
gibi garip bir ünvanımız olacaktı. Yemek biter bitmez telefon;
-“Alo hocam ben geldim ama az biraz işim var.”
-“Tamam, İbrahim” dedim gülümseyerek. Alınmayalım diye mescide gittiğini saklıyor.
-“ Ya Ali hoca aramızda ağzı dualı birisinin olması iyidir içimde bir sıkıntı var
inşallah sağ salim varırız. Bu kadar aksilik pek normal değil ” Aklıma yolda olduğunu
bildiğim arkadaşlar geldi onları da arıyorum bir yaramazlık olmasın diye çaktırmamaya
gayret ederek huzursuzluğumu.
-“Mayolarınızı aldınız mı? En fazla öğlene kadar sinirlerimizin dayanabileceğini
düşünüyorum. ”
“Terliklerimi bile aldım baba.” Diye gülümsedi çekik gözlü muzip oğlum. “ parfümü
ve deodorantı da unutmamış kerkenez. Eeee 17 yaşında, ama kaz dağlarında kimi görecek
ki. Yoksa kaz dağlarını kız dağları mı anladı ne.??!!
-“ Ayıbettin” dedi Ali hoca, “termal otel olduğuna göre kese ve ilif de lazım olur,
kşam hamama gideriz. İbrahim'i aldıktan sonra istikameti Bandırmaya yönelttik. “Metina
omzunu sakatlamış” dedi Ali hoca “ok atamayacakmış”. “Ulan durup dururken omuz sakatlanır
mı? Bunda bir iş var geri dönmemiz icap ediyorsa buradan dönelim. Boşuna yorulmamış
oluruz. Nasıl olsa problem çıkacak ”
Ertesi gün öğrendik “Metin atarsa ben ve ekibim çekiliriz” diye organizatörlerin
uyarıldığını ve Metinin anında Organizasyona zarar gelmesin diye omzum sakatlandı
masalını uydurduğunu. Bizim geri dönmemizden korktuğu için bu konuşmayı bize aksettirmemiş
elbette. İçimdeki sıkıntı devam ediyor var hoca bunda bir hayır deyip yoldaki arkadaşları
arıyor ve arabayı kontrollü sürüyorum.
-"Yavuzum iyisiniz değil mi? Yıldırım abi ne halde? İyi Şükrü ile hanımına da selam
söyle" Metini Bandırma'dan aldıktan sonra 03.00 gibi intikal ettik sporcuların bulunduğu
otele. Yatarken yoldaki arkadaşları son bir kere aradım burada su yok yoldan bize
de su alın bahanesi ile. Yaklaşmışlardı ve artık merak etmeye gerek yoktu. Yarışmayacağı
halde Metina uyandırdı bizleri “hadi geç kalmayalım” diye. Aslında uyumamıza izin
verdiği de söylenemez ya. Kahvaltı salonunda yurt dışından gelen arkadaşlarla sohbet
ettik biraz. Kahvaltıdan sonra alana intikal ettik. Oklarımız ve yaylarımızı kuşandık.
Meydan Şeyhine yaklaşıp “yardımcı olabileceğimiz bir şey var mı?” diye sordum.”
Hayır, Mehel sağol” dedi. Peşinden “neden geleceğinizi haber vermediniz?” “Nasıl
bildirmedik. Olur mu, gelecek kişiler ismen bildirildi öyle değil mi Sami abi?”
Buraya kadar her şey normal gibiydi hatta Ali hoca ısınmaya bile başladı. Arkadaşlarla
ilgilenmek üzere ayrıldım sonra aramızda yeniler olduğu için tekrar gelip isim yazdırmaya
veya herhangi bir şeye gerek var mı diye sordum.
-“Hayır, gerek yok çünkü siz yarışmaya katılmıyorsunuz.” Yüzündeki kararlı ifadeyi
gördükten sonra neden? Sorusu bile sormadan ayrıldım. Bizim için tanıdık olan bu
ifadenin değişmeyeceğini bildiğim için hiç itiraz etmedim, “niçin?” diye sorma gereği
bile duymadım. Bu arada bir önceki sorunun genel mahiyeti de anlaşılmıştı. Bir ay
önceden davetiye gönderilmiş, adımıza otelde rezervasyon yapılmış, Mümin ve Tuncer
protokol yemeğine bile katılmış. Kurt kuzuyu yemeyi kafasına koymuş hikâyesi “geleceğinizi
niye bildirmediniz” de işin bahanesi. Arkadaşların yanına gittim ne yapacağımıza
dair istişare yapalım dedik. Bin bir türlü protesto varyasyonu düşünülebilinirdi.
Ama bize yakışanın kimsenin ağzının tadını bozmadan ve yarışmaya gölge düşürmeden
sessizce çekilip gitmek olduğuna karar verdik. Süleyman Cem hocaya bakkam ve huş
sözüm vardı. Bulunduğu standa gidip konuşmasının en heyecanlı yerinde ki okların
çam ağacından yapıldığını anlatıyordu “ kim demiş, ok için en iyisi huş ağacıdır”
diye takıldım. Yüzü birden asıldı ama elimde huş çıtaları ile benim olduğumu fark
edince “vay getirdin mi Adnan hocam çok teşekkür ederim” diye gülmeye başladı. Bakkam
parçasını ve huşları verdim.
-“Hocam size başarılar” dedim.”
-“Hayırdır?”
-“Şeyh-i meydan katılmamıza izin vermedi” . Yüzü allak bullak.
“O kadar uzak yoldan geldiniz neden katılmayacakmışsınız” dedi. Gülümsedim;
-“Önemli değil hocam ben neden diye sormadım bile, tartışmaya gerek yok ama burada
bulunmamız anlamsız, kimseyi rahatsız etmeden biz geri dönüyoruz, bari yabancı misafirlere
ayıp olmasın” dedim.. Beklenmedik bir durumdu, ne diyebilirdi ki. Belli ki üzgündü,
ama ne yalan söyleyeyim ben rahatladım. Metina'nın çelebiliği yüzünden
beraber
geldiğimiz arkadaş atamayacak ama biz atacaktık yani hem arkadaşımızı satmış gibi
olacaktık hem de yarışma esnasında yaşanacak bir tatsızlık daha kötü neticeler verecekti.
Davete uyduk geldik, katılamazsınız dediler döndük.. Kaymakam beye kısaca durumu
özetleyip ayrılma kararı aldığımızı söyledik. Ev sahibi olarak özür dilediği- ni
bildirdi ve bizzat makam arabasını tahsis edip otele kadar bizi gönderdi, sağ olsun.
-“Ben size demedim mi yarıştırmaz bizi.”
-“Ali hoca senin atışlarından korktu galiba”
-“Yok ya ne atışı kemankeş tişörtlerinden rahatsız olmuştur.”
Şakalar sataşmalar havuzda devam etti. Dünya yakışıklısı Mümin ve Tuncer kardeşlerimizi
görememiştik uzun zaman. Gencecik insanların bile yüzlerinde en ufak bir teessür
yok ve müthiş olgunluk.. “Abi özlemiştik zaten birbirimizi kim bilir bir daha ne
zaman bir araya geliriz. Biraz dinlenip geri döneriz.” Biz üzerimize düşeni ve bize
yakışanı yaptık. Meydan şeyhi kendine bu hareketi yakıştırıyorsa diyecek bir şey
yok. Bu arada kafanıza takmayın diye arayan arkadaşlar oldu. Özellikle Mert biraderimi
zikretmek lazım. Akşam öğrendik ki yarışma esnasında yapılan işin sportmenliğe aykırı
olduğunu söyleyen arkadaşlarımız da olmuş, bereket yarışmayı
terk
etmemişler. Can dostlarımız sağ olsunlar ama biz üzgün değil neşeliydik. O ana kadar
içimde olan huzursuzluk gitmiş, rahatlamıştım. Havuzda çocuklar gibi oynayarak ve
yorgunluğumuz geçmediği için uyuyarak günü geçirdik. Gene ortak akılla aldığımız
kararla ortalıkta hiç görülmeden ertesi sabah ayrılmayı kararlaştırdık. Yanlış anlaşılma
olmasın utandığımızdan veya mahcup olduğumuzdan değil turnuva için buraya gelmiş
arkadaşların keyfini kaçıran bu olaydan dolayı ortada dolanıp gözlerine gözüküp
de bu tatsız olayı hatırlatmak istemedik. Neticede utanması gereken bizler değildik.
Ama arkadaşlar bırakmıyorlar ki. Metina döndü ben grubu temsilen arkadaşlarla biraz
sohbet ettim.
Ertesi sabah Rahmetli Prof. Şinasi Tekin Hocamızın Muhterem eşleri Gönül Tekin hocamızı
ziyaret etmek üzere otelden kahvaltı bile yapmadan ayrıldık. Serkan biraderimiz
bekliyordu bizi Cunda adasının merkezinde.
- “Hah bak Ali hocam burada sakızlı dondurma ve ayvalık tostu deneyebiliriz”.
-“Yahu kel kemankeş sen boğazından başka bir şey düşünmez misin?”
-“Öyle deme Ali hoca Şafak biraderimin yokluğunu hissettirmemek gibi bir sorumluluk
taşıyorum. Birazdan Serkan biraderim gözüktü. Ben ızbandut gibi bir kemankeş beklerken
omuzlar sarkmış yürümekte zorlanan yengeç gibi bir kemankeş gözükmez mi.. Yapılı
kolları ve omuzlarına bakarak
-“Hayrola Serkan biraderim bir şey mi oldu”
–“Hocam sorma 2 gündür yorgan döşek yatıyorum. Bademcik sorunum var.” Bir bademcik
aslan gibi bir adamı böyle kediye çevirsin olacak iş değil. Allah şifalar versin
diye başladık sohbete. Aslında ilk defa görüşüyorduk yüz yüze. Kırk yıllık ahbap
gibi şaka şamata yollandık Gönül hocamızın evine. Kediler basmış her tarafı ve baştan
haber yollamıştı zaten hocamız, kusura kalmasınlar diye. Mütebessim yüzüyle ve yaşından
beklenmeyen enerjisiyle karşıladı bizi. Döndü dolaştı sohbet Şinasi hocamıza geldi.
Kendisi de bir derya aslında “keşke ben rahmetli olsaydım onun yerine o bambaşka
bir alimdi” diye iç geçirdi. Affetsin beni,İsmini sormaya vakit bulamadım bir hocamızı
daha davet etmiş görüşmeye. Serkan biraderim telhisi getirmiş yanında, onu incelediler
heyecanla. “300 sayfaymış az da değil” diye iç geçirdiler. Yardımcı olmaktı aslında
kemankeşlere niyetleri ama onların çalışmasına 300 sayfalık bir kitapla engel olamazdık,
“hocam başladı arkadaşlarımız sadeleştirmeye “diye yalan söyledik. Ama risale-i
Bahtiyarzade var düşünürseniz. “Hah tamam” deyip kopyasını bizzat kendileri almaya
söz verdiler. Aslında yalan değilmiş sonradan öğrendik ki Prof.Kemal Yavuz hocamız
Telhisi çoktan çevirmiş baskı için beklemekteymiş. Bir ara fırsat bulup “Biz kemankeşler…”
diye başladım anlatmaya. Kâh at üstüne biner gibi, kâh yatakta yatar gibi anlattıkça
anlattım bildiklerimizi. Hocamız sorular sordu açıkladım dilim döndüğünce. Bazen
aldı sazı eline Türkoloji'nin ve edebiyatın derinliklerinde gezdirdi bizi. Bazen
de Şinasi hocamı anarak girdik Dong Huang mağarasına. Nasıl geçtiğini anlamadık
vaktin. İki saat geçmiş hocam kusura bakmayın dedik vaktinizi aldık müsaadenizle
öpmek isteriz ellerinizden. Mütebessim, uzattı yılların yoramadığı hamarat ellerini.
Dudaklarımızı değdirdik el üstü kıvrımlarına ve başımıza götürdük saygıyla. Serkan
biraderim evdeki kedilerle ilgilendi biraz. Ayvalıkta Almanlara ait bir hayvan barınağında
baş veteriner olarak çalışıyormuş. Bin tane köpeğimiz var dedi laf arasında.
“Hadi deniz kenarına gidelim” dedim “biraz talim yaparız.”. Aslında niyetim Ege
denizi menzil rekorunu kırmak. Nedense birden Karadeniz menzil rekorunun bende olduğu
aklıma geldi. Memlekette yollayıvermiştim okları denize, hamsiler destar bozmuştu
ve Karadeniz Laz menzili rekoru benim olmuştu. Kimse ölçemeyeceği için de itiraz
gelmemişti elbette. Gözümü diktim bu sefer Ege denizi efeler menziline. Serkan biraderime
bizi Yunan adalarını göreceğimiz bir kıyıya götürür müsün diye ricada bulunduk.
Aslında yürümeye mecali yok, belli ki çok halsiz ama o bizi sarımsaklı plajının
arkasında güzel bir plaja götürmeye çalışıyor. Tövbe yarabbi Karadeniz'i, Marmara'sı
ve şimdi de Angarası üstüne bir de Egelisi. Hiç mi sağlam birisi olmayacak içimizde.
Uzaktan gösterdi Yunan adalarını, karşımızda da şeytan sofrası
-“Hoca şeytan sofrasına gittin mi?”
-“Yooo”
-“İyi, zaten bi şey yok. Teee o tepeyi gördün mü?
-“Eeeeee ?”
-“Hah işte o tepede”. Böylelikle kel kemankeş rehberlik hizmeti de verilmiş oldu.
Sessiz adam Ali hoca. Demedi “başlarım şeytan sofrasına 15 km uzaktan görsem ne
olur görmesem ne.”
“Mojno smotrit?”( seyretmek mümkün mü?)
Hayda bu da nerden çıktı. Döndüm 55 yaşlarında bir Rus. Sen de kimsin be kardeşim
diye gittim yanına, Ukraynalıymış, yatla gezermiş yatı arızalandığı için limana
çekmiş. Bizi görünce de yanımıza geldi. Belki yatta birileri daha vardır diye biraz
ilgilendim. Ama oradan beklediğim gibi kimse çıkmayınca muhabbeti kesip menzil atmaya
karar verdim.
“Yaaaaaaa Haaaaaaaaaaaaaaaak!!!!!! Kardak kayalıkları niyetine gönderdim önümüzdeki
kayalıklara doğru oku. Tamam dedim “Ege efeler menzili rekoru” bende. Dur bakalım
dedi “Ali hoca. Ben de atacağım”. İyi dedik. 1 attı, iki attı hoca devam ediyor.
“Hayrola hoca?” “Ne yapayım hoşuma gitti”. “Hoca çoban oku bol bulunca dağa taşa
atarmış, yeter desem de 3. Oku da denize fırlattı. “Metinanın okları nasıl olsa,
omzu da sakat”. Bir tane İbrahim bir tane de Serkan biraderimiz gönderdi oklardan
Egenin derinliklerine. Destarı burada bozsa bozsa çipura bozar dedik ama denizde
kayıklardan başka bir şey kalmamış. Destar bozacak kimse olmadığı için oybirliği
ile Serkan biraderimizi Ege Denizi Efeler menzili rekortmeni ilan ettik. Rekorun
kaç metre olduğunu sormayın çünkü attığı okta temren yoktu. Şimdiden Yunanistan'ı
bulmuştur ve nah egale edersiniz : ))))
-“Aloo nasılsınız arkadaşlar? Benim malzemeler sizdeydi değil mi?”
-“ Evet arabanın bagajında. Metin sen merak etme okları da bazukaya koymuştuk. İnşallah
yolda düşmezler.” Nereden bilsin Metina oklarının denizde balık rolü oynamaya çalıştığını.
-“Hah ne yapacaksın şimdi Ali hoca?”
-“Bana ne. Ok yap yeniden”. Serkan biraderimiz canlandı biraz, ok attıkça kendine
geldi. Arkadaşlar ne zaman isterseniz gelin diye sıkı sıkı tembih etti. İçimiz ayrılmak
istemese de bizi candan karşılayan bu yakışıklı sporcu kardeşimizle vedalaşmak zorunda
kaldık.
-“Hoca sen Truva'yı gördün mü?
-“Yooo”
“Ya hoca Allah'ını seversen sen evden çıkmadın mı hiç ya, hadi Truva'ya.” Kapıya
kadar gittiğimizde akşam olmuştu. “Ya hoca aslında içerde bir şey yok Şileman zepemengi
ne varsa kazı alanının ortadan yararak almış götürmüş. Hergeleci bir de karısın
boynuna asıp resim çektirmiş. Bizde arkeolog bilinir bu mezar soyguncusu. Ama takdir
etmek lazım ki deyyus 6 ayda Osmanlıcayı mektup yazacak kadar öğrenebilme yeteneği
vardı. Bana da faydası oldu Rusça öğrenmeye başlarken “Ulan bu dürzü 6 ayda Osmanlıca
öğrenebiliyorsa ben de Rusçayı 6 ayda öğrenirim” dedim ve 4 ayda 2.200 kelime ezberlemiştim
ve dil kitabını bitirmiştim. Bu nedenle minnettarım bu hergeleye. Ama bu onun mezar
soyguncusu olma özelliğini etkilemez.” Bu Şileman ……si hakkında bol uzun bibipli
anlatımı ilk defa babasının ağzından böyle nezih kelimelerle duyan oğlum da şaşkınlık
içersinde dinliyordu. Hocanın uyarılarına “ya Bırak hoca o artık büyüdü adam oldu
bir yandan kulağı alışsın” diye iştahla anlatmaya devam ediyordum bol sinkafli tarih
dersinde.
-“Hoca sen Fırınlanmış peynir tatlısı yedin mi?”
-“Yoooo. Ya bırak Allah'ını seversen fenalık geçireceğiz yemek yemekten.”
-“ Hoca bi tatman lazım babalığın peynir tatlısını.”
-“Höşmer yedik ya Susurluk ayranı ile beraber.
-“Ya ben kamyon çarpar diye bir şey anlamadım yediğimden. Peynir tatlısının burada
fırınlanmışı var. Üzerine bir de dondurma koyduracaksın. Ama önce bir karnımızı
doyuralım.”
-“ Hocam müsait bir yerde mola versek?”
-“ Ovada mı, şehir de mi?
-“Minaresi olsunda fark etmez..”
-“ Tamam, İbrahim vakit geldi anlaşılan. Hadi Ezine de yemek yiyelim.” 3 er porsiyon
köfte nefis bir yoğurt eşliğinde çeşnicibaşıların midesine girince Ali hocanın gözü
dönmeye başladı.
-“Başım dönüyor kel kemankeş.”
-“Alışkın değilsin yemeye ondandır hoca”
-“ Ya çok kaçırdık galiba. Bi daha bana yemek deme.”
-“Tamam, sadece tatlı”. Çanakkale merkezde bir tatlı molası iyi gider elbet kim
dinler Ali Hocayı. Kurulduk babalık denilen tatlıcıya ama bizim babalık 4-5 tane
olmuş.
-“Hayrola ucuz kloncu mu geldi? Bir tane babalık vardı 5 tane olmuş. Kim klonladı
sizi”.
-“Aslı biziz abi”.
-“Hadi ya 20 sene önce ben burada askerken bir tane babalık vardı.”
-“Onlar sahte.”
-“Peki, hadi inanalım bari. Çek bir sade 3 dondurmalı”. Keşke köfteyi 3 porsiyon
yemeseydik. Yoksa nefis peynir tatlısından bir porsiyon daha yiyebilirdik. Masadan
zar zor kalkan Ali Hoca “Ben Şehitliğe de gitmedim” demez mi. Ver elini Şehitlik.
Yorgunluk kendini hissettirmeye başlayınca mecburiyetten kısa kesilen panaromik
kısa gezinin neticesinde yollandık dünyanın en güzel payitahtına. Uykulu gözlerle
eve dönüş yolunda uyandırılan Ali Hoca sorduğum soruyu anlamaya çalışıyor ve gözleri
yuvalarından fırlayarak feryadı basıyordu;
-“Yeter ulannnnn!!!!!!!!!!!!!!!!!! Başlatma şimdi Tekirdağ köftesine de Arnavut
ciğerine de !!!!!!!!!!!!!!!”